Betüş'den BlogNot

Google

Yarım asırdır süren bir mücadelenin adı Şule Yüksel Şenler...


Türkiye’de din görevlilerinin eşlerinin dahi saçlarının bir kısmı gözükecek şekilde çene altı başörtüsü taktığı günlerde oluşturduğu yeni tarzla milyonlarca kızı etkiledi. Modern bir ailede başörtüsü takmaya karar verince önce ailesi, sonra çevresinin psikolojik baskısına maruz kaldı. Tesettüre girmekle kalmadı, hem yeni bir tarz, hem de tesettürü anlatacak konferanslara başladı. Gittiği her yerde büyük coşkuyla karşılandı ve kısa sürede genç kızlar ve kadınlar başlarını onun gibi kapatmaya başladılar. Konuştuklarını bizzat yaşayınca etkisi de fazla oldu. Kısa sürede “Şulebaş” denen bir örtünme tarzı oluştu. Gazetelerde yazdığı yazı ve konuşmalarından dolayı hakkında onlarca dava açıldı. Bir yazısından dolayı 9 ay hapis yattı. Bazı kitapları filmlere aktarıldı.


Şule Yüksel Şenler, bugün 70 yaşına merdiven dayamış durumda. Normalde demeç vermeme kararı almıştı. Ancak bir gazete, hakkında tam sayfa yayınladığı kendisiyle ilgili yazısında bazı yalan yanlış bilgilere yer verince dayanamadı. Şenler bu yanlışları düzeltmek için Vakit’i seçti ve Sohbet Vakti’ne konuştu. Hemen belirteyim, Şule Yüksel Şenler, hâlâ çok heyecanlı, hayat dolu ve en önemlisi de 40 yıl önce yaşadığı olayları tarih ve saatiyle anlatacak kadar da aklı sağlam. Sözü daha fazla uzatmadan sizleri yarım asra ışık tutacak sohbetle baş başa bırakmak istiyorum.


Şule hanım, isterseniz sizi çok kızdıran ve bu söyleşiye bir anlamda vesile olan sizin, “yalan yanlış” dediğiniz bir gazetedeki iddialarla başlayalım. Birkaç örnek verir misiniz? Hangi iddialar yanlıştı?
En başta benim abi baskısıyla örtündüğümü yazmışlar. Bu tamamen yanlış.
“Ağabey baskısı” diyor. Ağabey baskısı değil, ağabey tavsiyesi vardı. O zaman risale derslerine gittim. Orada da “örtünün” dediler. Ben “Şimdi örtünemem, imanım kuvvetlendikçe kendim örtünmek istiyorum” dedim. Zaten hoşuma gidiyordu.

Başka?
Mesela “aşık olduğu erkekle 4 yıl flört etti” yazmışlar. Asla böyle bir şey yok.

Hiç aşık oldunuz mu?
Evet oldum. çocukluk aşkı bunlar, on dört yaşındaydım. Hiç buluşmadım ve hiç görüşmedim. Sadece mektupla platonik bir aşktı.

2 evlilik geçirdiniz, evlendiğiniz kişiyle flört ettiniz mi?
Hayır etmedim. Ve en önemlisi beni derinden yaralayan mesele, alzheimer hastası olduğumu iddia etmişler. çok şükür böyle bir şey yok. Ben bir ara geçici bir hafıza kaybı yaşadım, bakın dikkatinizi çekerim, geçici bir hafıza kaybı diyorum. 7 ay psikoterapi gördüm, böyle bir dönem geçirdim.
Yine “Babası Hasan Tahsin ağır psikolojik hastaydı” diyor, oysa psikolojik hasta değildi, yaşının verdiği şeyden erken bunama denilen bir durumu vardı. Hafızasını kaybetmişti, bazen ara sıra geldiği oluyordu.

Anneniz başörtülü müydü?
Annem aksine, başörtülü değildi, çok modern (!) bir hanımdı. Şapkalı, makyajlı...

Annenizin hiç fotoğrafı var mı?
Var ama veremem, çünkü kendisi bir müddet sonra tesettüre girdi.

Peki anneniz neden örtündü?
Annem bizden etkilendi ve aynı şekilde o da Risale-i Nur derslerine devam etti. Ben o sıralarda Adalet Partisi (AP) Edebiyat ve Gençlik Kolları başkanıydım, AP mitinglerine katıldığım falan da oldu. Annem de Bakırköy Kadın Kolları üyesiydi, yani orada idare heyetindeydi. Biz önceden de fikren Demokrat Parti (DP)’liydik.

Menderes’e hayrandık. Bütün partiyle ilgiliydik. çok değişik bir aile yapımız vardı zaten. Bütün siyasi olayları tartışırdık ve aramızda hamdolsun ciddi bir ayrılık çıkmazdı.

ABİM NAMAZ KILIYOR DİYE BİZ BASKI YAPARDIK

Ama bu başörtüsü meselesinde ciddi bir ayrılık çıkmış?
Ee.. Aile modern (!) bir hayat içinde yaşıyordu. Abim lise yıllarında Risale-i Nur’la tanışıyor. Tabii o zaman yasaktı risaleler. Baskınlar yapılıyordu, kütüphaneler aranıyor, kitaplar alınıyor ve gazetelerde bu olay “Nurcular basıldı” şeklinde yer alıyordu.

Ağabeyiniz annenize ve size “başörtüsü takmalısınız” dedi mi?
Abim yalvararak söylerdi. “N’olur anneciğim, o mübarek saçlarını ört” der ve telkinlerde bulunurdu.

Ama sizdeki dönüşüm müthiş olmuş..?
Tabiî ki onun vesilesiyle oldu, Risale-i Nur toplantılarına o gönderdi. Toplantılara katıldım ve ben devam ettikçe kendimde günden güne değişiklikler gördüm. Hakikatleri dinlemezdik, yani “ağabey herkes aya giderken biz yaya mı kalacağız” derdik. Böyle çıkışlarla ağabeyimi rencide eder, üzerdik. Böyle bir müddet geçti ve abim evi terk etti neticede. Arkadaşlarıyla ev tuttular ve tahsili bıraktı. Ağabeyimin ayrılışından sonra, bende büyük bir üzüntü oldu. Abim ayrılırken, “Allah size hidayet versin, Allah size yardım etsin” deyip ağlaya ağlaya uzaklaştı. Ve o an bana olanlar oldu, ruhumda bir deprem oldu ve bir uyanış... Ve bir müddet sonra Kadın gazetesinde “Duyuşlar ve Gülüşler” sunuşunda bir hafta kız kardeşim, bir hafta ben olmak üzere görüşlerimizi, duyuşlarımızı belli eden köşe yazıları hazırlıyorduk.
Ağabeyimin içime tohum ettiği o fikirler yeşeriyor ve kalemime yansıyordu.

Kimse inanmıyordu bu fikirlerin açık başlı bir hanımdan çıktığına.

Bu arada sizin tahsiliniz neydi?
İlkokuldan sonra iki yıl ortaokula devam ettim. Ama düşünün, açık bir aile ama babam beni gündüzleri okula götürüyor, çıkarken ise annem gelip alıyordu. Yani bugünün ailelerinde görmediğimiz bir uygulamaydı bu. Ben o kadar memnun olurdum ki bundan. Babam o sıralar yeni bir iş almış ve annem de kalp hastasıydı. Annem o sıralarda kalp krizi geçirmiş ve aylarca yatağa mahkum olmuştu. çareyi beni okuldan almakta buldular. Ben yalvarıyorum “şununla giderim, bununla giderim” diye. Ama annem, “asla seni böyle bir cemiyette okula göndermem” dedi. Annemin hastalığı geçtikten sonra da tabii bir iki yıl geçti. “Artık benim yaşıtlarım bir üst sınıfta olacak” dedim ve reddettim.

HüRRİYET’İN YALANLARI BENİ üZDü

Hürriyet Gazetesi’nde kendisiyle ilgili çıkan iddiaları net ifadelerle yalanlayan Şenler, “En başta; benim abi baskısıyla örtündüğümü yazmışlar. Bu tamamen yanlış, aksine modern (!) bir aileydik ve namaz kılıyor diye ailece biz abime baskı yapıyor, dalga geçiyorduk. Mesela ‘4 yıl flört etti’ diye yazmışlar. Asla böyle bir şey yok. Ve en önemlisi, beni derinden yaralayan delirdiğimi iddia etmişler. çok şükür böyle bir şey yok” diyor.

ŞULEBAŞ YAKIŞTIRMASI NASIL ORTAYA çIKTI?

Okumadınız ama gazetelerde yazmaya başladınız, dahası konferanslar başlıyor. Neden konferans verme kararı aldınız?
İnanılmaz bir direniş ve kuvvetle karşı koyabileceğim bir yola sürüklendiğimi hissettim. Bunu anlatmalıydım, tebliğ etmeliydim. Ve o dönemde ciddi anlamda kitap da yoktu. Bir tek “İslam’da Kadın” kitabı vardı, ben de konferanslarım için ondan faydalandım. Kitapların çoğu dışardan, özellikle Mısır’dan gelirdi.

örtündünüz ama, farklı bir tarzla. Dahası Şulebaş stili çıktı ortaya…?
O zamanlar örtünen kişilere “Ayşeler, Fatmalar” deniyordu. Bu isimler o kadar basite indirgenmişti ki, hep hizmetçiler, kapıcı hanımları falan örtünür anlayışı vardı. Bu kompleks içerisindeki genç kızlar ve hanımlarımız Ayşe ve Fatmalara benzemek istemiyordu. Genç kızlarımız, hanımlar bu kompleksten kurtulsunlar istiyordum. Halkı Müslüman olan ülkede, tesettür, bir annenin çocuğuna dokunulmaz bir tehlike, dokunulmaz bir mevzu görünüyordu. Ben “buna dokunacağım” dedim. Bu aşağılık duygusundan toplumu ben kurtarmalıyım. Aktifim, gazeteciyim, ben bu mevzuyu en iyi şekilde yapabilirim. “Bugüne kadar hep dünyaya çalıştım, bugünden sonra dinim için çalışacağım” dedim. Doğruya, güzele ve dinimin gerekleri neyse hiç çekinmeden değinecektim. Dua ettim Rabbime; “Allah’ım bana bahşet” dedim. Derken Rabbim kapıları açtıkça açtı.

İlk İslami yazımı Yeni İstiklal gazetesine münferit bir yazı olarak gönderdim. Fakat Mehmet Şevket Eygi bey bunu görünce baş sayfada “İslam Kadınına Hitap” başlığıyla manşet yapmış. Bir şey daha yapmış Şevket bey. üç tane çarşaflı Pakistanlı genç kızı, kitapları koltuklarında üniversiteye girerken birisi peçesini açmış kaldırmış, diğerleri de arkasından girerken gösteren resmi kullanmış. Pakistan’da çarşaflarıyla üniversiteye giren genç kızlar olarak altına da yazısını koymuş. Tabii bu benim yazıyla bütünleşince bu resim çok derin manalar içeriyor. Bunun bu şekilde görünmesi beni şaşırttı ama hayra da vesile oldu. Hemen Türk Kadınlar Birliği malum işgüzarlığı ile dava açtı.

Ne davası oluyor bu?
“Kadını çarşafa sokmak için bir hamle” gerekçesiyle açmışlar. Ama ikinci celsede beraatla neticelendi.

Başörtüsü modeli için Ermeni bir terziden model aldığınız da yazıldı. Nedir bu mesele?
Dikiş kursu hocamız Ermeni kadındı. Yarısı Ermeni, yarısı Türklerden oluşan kursiyerlerle dokuz aylık bir kurs gördük. Ama benim başörtü modelimle hiç alakası yok.

1967’de konferanslara başlayan Şule Yüksel Şenler: Başörtüsünü sevdirmek için işe Samsun’dan başladım

Müslüman kadınının tesettürden uzak, kompleksli halini aşmasının önündeki engelleri kaldırmak için mücadeleye başlayan Şule Yüksel Şenler, medyanın “Şulebaş” olarak dillendirdiği başörtüsü bağlama şekli ile ilgili olarak “Ben bunu bir geçiş döneminde başörtüsünü sevdirmek için yaptım. Ancak bugün gelinen noktada tesettürün içi boşaltılmış” sözleriyle, değerlerinden çok şey kaybeden topluma dikkat çekiyor.

Peki tasarım nereden aklınıza geldi?
O dönemde modern bir ailede yetiştiğim için sinemaya da giderdim. Audrey Hepburn adlı bir aktör vardı.Türban takardı. Hoşuma giderdi ama tabii önden açık, yarım bağlıydı. Biz bunu boynu da kapatacak şekilde aldık. Saçı göstermeden yine boyun kapalı arkadan bağladık. Daha sonra buna “sıkma baş” dendi. İlk önce böyle oldu.

Sonra yoğun şekilde konferanslar başlıyor. İlk konferansınız nerede oldu?
İlk olarak 1967’de Samsun’dan başladım. İmam Hatip öğretmeni Ali Acar bey, arkadaşlarına, “Hanımlarımızı tesettüre ikna edemiyoruz. En azından gelsin de hanımlarımız bir genç hanımı görerek kompleksten kurtulurlar” demiş.

Samsun’dan başlamanızın bir manası var mı?
Hayır.
Ama bu benim ilk konferansım olmasına rağmen, salon katılımcıları almamış, sokaklar caddeler meydanlar dolmuştu.

Organizeyi kim yapıyordu?
Ben konferansa çıkmadım. Davet alıyordum.

Yani bugünün sıkma başını siz yapmışsınız?
Onların tabiriyle sıkma baş efendim.

Bundan sonra başlıyor ve buna “Şulebaş” deniyor değil mi?
Ama biz koymadık “Şulebaş”ı, medya koyuyor. öyle bir şey ki, bu tarz hâlâ devam ediyor.

Şimdi örtünüzü Şulebaş şeklinde takmıyorsunuz. Neden?
Aşağı yukarı 40 yaşından sonra hep dua ettim; “Allah’ım bir daha Şulebaşı getirme” diye.

Neden?
Ben bunu bir geçiş döneminde başörtüsünü sevdirmek için yaptım. Tesettürü sevdirerek, kabullendirmek için yaptım. Gerçi daha sonra, büyük örtüler bol pardösüler yaygınlaştı ve bu çok güzeldi.

ŞİMDİ TESETTüRüN İçİ BOŞALTILDI

Ama şimdi artık bol giyinen genç kıza rastlamak zor. Bugünkü tarzı nasıl değerlendiriyorsunuz?
çok kötü bir gidişat var. Peygamberimizin bir sözü var; “çıplak giyinikler” diye. Bugünkü kıyafetleri görünce aldığım yarayı anlatamıyorum. Duyduğum o acıyı anlatamam.

O zaman belki pardösümüz o kadar uzun değildi, çünkü o zaman katiyen bırakmazlardı.

Kim müdahale ediyordu?
Toplumdan soyutlanıyordunuz. Mesela bir kalın çorap dediğimiz çorapları ancak yaşlı bayanlar giyiyorlardı. Müslüman hanımlar bile incecik çorapları giyiyorlardı.

Bugün ciddi bir tartışma yaşanıyor. Hükümetin hazırladığı tasarıyı biliyorsunuz. Sizce bu yeterli mi?
Bunu bir kere her şeyden önce kızlarımız için bir zul addediyorum. Tek tip kıyafete mecbur ediliyoruz. Demokrasi varsa ve eğer laiklik dinsizlik değilse; bu yapılan, kızları aşağılamaktır. Bir de ‘Sadece üniversitede serbest olsun’ diyorlar. üniversiteyi bitirince ne olacak? Biz bunu hak etmiyoruz. Madem ki başını örtecek, ‘şöyle veya böyle ört’ demek nasıl bir anlayıştır? ‘Yüzü tanınacak bir şekilde girebilir’ demek yeterlidir.

Hakkınızda çok sayıda dava açıldığını biliyoruz. Bir de mahkum olup hapis yattığınız dava var. Nedir o?
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hakaret gerekçesiyle 9 ay hapis yattım. Papa 6. Paul’ün Türkiye’yi ziyaretiyle ilgili “Ağlayın ey kardeşlerim ağlayın” başlıklı yazımdan dolayı.

önce Demirel’e gidiyorlar, “Şule Yüksel size böyle böyle bir yazı yazmış efendim, davacı mısınız?” diyorlar. “Hayır, doğru yazmış kız, okudum” diyor.
Cevdet Sunay’a soruyorlar. Cevdet Sunay “Davacıyım, mahkum edin” diyor. Ve Şule Yüksel mahkum oluyor.13 ay 10 gün.

MüSLüMANLAR REHAVETE KAPILMAMALI

Aradan geçen 40 yılda değişen ne var Türkiye’de?
Umumi olarak değerlerinden çok şeyler kaybetmiş bir toplum içindeyiz. Bunun yanı sıra şuurlu, bilinçli İslami kesim en üst makamlara kadar çıktı. Yani İslam’ın yükselişi diyebileceğimiz bir döneme geldik. Benim hayal bile edemeyeceğim bir döneme geldik. Tabii ki imanla küfrün çarpışması kıyamete kadar devam edecek.

Pişman olduğunuz bir şey var mı?
Evet. Şulebaş mesela.

Ne yapmalıydınız?
O günkü durumumdan dolayı öyle bir pişmanlık duymuyorum. Sadece bu günlere gelip de, o kıyafetin bu derece dejenere edilmesi, bu derece basite indirgenmesi beni üzüyor.

Milli Görüş’le aranız nasıldı?
İlk zamanlar kalben desteklediğim halde parti için bir çalışmada bulunmadım. ‘Milli Görüş’te Hanımların Yeri’ ismiyle bir konferans verdim.

Milli Selamet Partisi (MSP)’nden istifa eden 13 Nurcu kardeşe, verdim veriştirdim. Sudan sebeplerden istifa etmişler. Mesela Erbakan’ın hanımı rahmetli Hatice hanımı ilk defa kürsüye çıkaran ben oldum.

DARBENİN BİR BöLüMü BİZİM EVİN üSTüNDE PLANLANDI

Peki yeni bir proje ya da kitap var mı düşündüğünüz?
O kadar çok projelerim var ki. Aşkımdan, şevkimden zerre kadar bir şey kaybetmedim. Neler yapmak istiyorum neler. Bir dizi var şimdi; “Hatırla Sevgili”. Orada Menderes’le ilgili güzel bir mevzuyu ele almışlar, ama biz Menderes’in canlı şahitleriyiz, hatta içinde olduk. Bazı sırlara da vakıf olduk.

Nasıl sırlar mesela?
Menderes’in sesinden radyoda, “En ufak şüphelendiğiniz bir durum varsa orduevinde Fahri özdilek’e bildiriniz” diyorlardı. Meğer kedinin boynuna ciğer asıyormuşuz. İhtilal hazırlığının bir bölümü bizim oturduğumuz apartmanın üstünde oluşturuldu. Evimizin çatı katında gençler oturuyordu, bir şey için çıkmıştım yukarıya, orada bir kağıt gördüm, yazılı adamın ismini söylüyor. Adamın ismi diyelim ki Kenan. “Kenan biz teksirleri yaptık arkadaşlara dağıtmak üzere”… “İşte şu kadarını aldık, geri kalanını da sen git matbaadan al”. Nerelere dağıtılacaksa oraları da söylüyor, hangi paşayla irtibat kurulacaksa onları da yazıyor. Biz hemen annemle yine haber verelim dedik. Telefon ettik, dediler ki “Hemen buraya gelebilir misiniz?” “Belgeyi de unutmayın” dediler. Orduevinde bizi Mehmet özgüneş karşıladı. Senatör oldu ihtilalden sonra. Hiç unutmuyorum, şahane bir orduevinde mesela yaldızlı masalar falan sandalyeler, tabaklar... Elleri titriyor, “Nerede belge? Sakın ondan kimseye bahsetmeyin” dedi. Biz, “Olur mu efendim, sizden kimseye bahseder miyiz?” dedik. Tabii ihtilali duyunca anlatamam, bizim sarsıntımızı. En büyük şoku ihtilalcilerin isimleri okunurken yaşadık. Fahri özdilek ve Mehmet özgüneş liste başıydı. Bir şey daha vardı, bakın bunu ilk defa size anlatıyorum; Dayım Ankara’da askeri hakimdi. İhtilalden sonra Yassıada Mahkemeleri başlayınca, dayım Ankara’dan geldi. Oturduk falan. Annem “hayırdır Ragıp” dedi. Dayım, “Vazifeli geldim, görevim örtülü ödenek durumunu araştırmak” dedi. Dönüş günü ayrılırken, annem, “Ragıp, samimi söyle, Allah için konuş. Ne buldun, bir şey buldun mu Menderes’le ilgili?” dedi. Dayım da, “Abla bak benim hayatımı, fikriyatımı, inancımı, karakter yapımı biliyorsun. Menderes’i de sevmem. Ama bak bu boş defteri böyle getirdim, aynen böyle boş olarak teslim edeceğim” dedi. “Bu adamın ipini ben çekmek isterim, her zaman böyle dediğim halde, bu adamın hiçbir şeyini bulamadım.
Bu dosya tertemiz. Ama dikkat edin, ben bunu böyle teslim ediyorum, ama bunun içine ne doldurulur, yarın önümüze ne çıkar bilmiyorum. Siz şurasını bilin ki hiçbir pürüz yok” dedi.

Ardından mahkemede Salim Başol duruşmada, örtülü ödenek duruşmasında, yok ayakkabı tamiri, yok cımbız diyerek akla gelmeyecek şeyler saydı. Bunları tekrar tekrar söylerken salondakiler kahkaha atıyordu. Gemilerle götürdükleri vatandaşların huzurunda yaptılar mahkemeyi. Radyodan da naklen veriyorlardı.

Demet Tezcan: Kitabım yanlış haberlere konu ediliyor
Şule Yüksel Şenler’in yakın tarihe ışık tutacak mücadelesini kaleme alarak kitaplaştıran gazeteci Demet Tezcan da, kitabında yer almadığı halde, kitabının kullanılarak yanlış bilgiler verilmesine tepkili. Tezcan, “Tamamen davaya hizmet ve bir çığır öyküsünü anlatan kitabım yalan yanlış haberlere konu ediliyor. Bu hem Şule hanımı hem de beni üzüyor. Hatta kitabımda olmayan şeylerin kitabım kaynak gösterilerek yazılmasını iyi niyetli bulmuyorum” diyor. Demet Tezcan’ın, “Bir çığır öyküsü Şule Yüksel Şenler” kitabı geçtiğimiz aylarda Timaş Yayınları’ndan çıkmıştı.

Muharrem Coşkun

MEHMET AKİF ERSOY



Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir.
Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir.
2. Mahmut’un, 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu.
Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu.
Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.
Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul’a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu.
Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir.


Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.

Akif babasını,
“Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak
Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.”
diye tasvir eder.

Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)
Akif, Annesini ise şöyle anlatır:
“Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.”
Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar:
“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih:
Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”
Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”
Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor”
“Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.”
Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.

Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak.
Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır.

Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz
Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz!
Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler...
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak?
Ne var gidip Yakacık’larda demgüzâr olacak
Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;
Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız!

Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.

Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi
Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi
Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.”

Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği.
Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi.
İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya...

Ve Akif’in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik.
Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi.
Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir.
Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler.
İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli.
Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti.

Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder.
Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı.
Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu.
Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor
Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir.
22 Aralık 1893’te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık’ta “Orman ve NMa’adin ve Ziraat Nezare’Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edilir.

Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.
Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.

Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893’te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Servet-i Fünun’da yayınlanır.
Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur.
1 Eylül 1898’de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi.
Akif’in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete’de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder.
17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten “Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi’ne “Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atanır.
23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’dir.
Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu.
Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim” şeklindeki yemindeki “kayıtsız şartsız itaat “itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişir.
Akif’in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.


OKUDUĞU KİTAPLAR
Mesnevi
Hafız Divanı
Gülistan
Leyla ve Mecnun (Fuzuli)
Victor Hugd, Lamartine, Zola, Daudet



1. Safahat Birinci Kitap : İçinde 44 manzumevardır. Toplamı 3 000 dize kadardır. Konularını toplumun acı çeken çeşitli kesimlerinden, hürriyet, istibdat gibi siyasal olaylardan, şairin mistik duygularından ve bu dünyevi vazifelerden almaktadır.

2. Safahat İkinci Kitap : Süleymaniye Kürsüsünde Süleymaniye Camii'ne giden iki kişinin söyleşilerini içeren bir başlangıçla kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim'i konuşturan uzun bir bölümden oluşmaktadır. 1 000 dizedir.

3. Safahat Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri Toplumsal felaketler karşısında insanları uyarmak için gerçek İslami mesajı yansıtmaktadır. Toplamı 500 dize tutan 10 parça manzumedir. Manzumelerde Akif, partizanlığa, umutsuzluğa, ırkçılığa ve ateizme çatmaktadır.

4. Safahat Dördüncü Kitap: Fatih Kürsüsünde İki arkadaşın Fatih yolundaki konuşmalarını içeren bir bölümle, Fatih Camii Kürsüsü'ndeki vaizin konuşması olarak verilen uzunca metni içermektedir. 1 800 dizedir. Toplumsal ve siyasal bir yergidir. Tembellik, gerilik ve batı mukallitleri hedef alınmıştır.

5. Safahat Beşinci Kitap: Hatıralar Tümü 1 600 dizedir. Manzumelerde toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarılmakta, İslamiyeti gerektiği gibi ve geri kaldığı için tembel halk ve aydınlar suçlanmakta, Akif'in gezdiği yerlerdeki izlenimleri anlatılmaktadır.

6. Safahat Altıncı Kitap: Asım 2 500 dizelik tek parçadan meydana gelmektedir. Savaş vurguncuları, köylülerin durumu, geçmişe bakış anlayışı, eğitim-öğretim, medrese, ırkçılık, batıcılık, gençlik gibi birçok konu üzerinde durmakla birlikte, Akif'in gerçek görüşünü temel alır. Hocazade(Akif) ile Köse İmam arasında karşılıklı konuşmalar biçiminde geliştirilmiştir.

7. Safahat Yedinci Kitap: Gölgeler Akif'in 1918-1933 yılları arasında yayımlanmış manzumelerini içermektedir. Bunların toplamı bir kısmı kıta olmak üzere 41'dir. Manzumelerin üçü ayet yorumu olarak kaleme alınmıştır. Yazdıkları dönemin Akif üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır.


8. "Son Safahat" : Ölümünden sonra, damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından Akif'in basılmamış şiirleri bir araya getirilerek bu ad verilmiş ve 1943'teki toplu basımın sonuna konmuştur. 16 manzumedir ve birçoğu kıtadır. Safahat'ın daha sonraki basımlarında "Son Eserleri" başlığı altında verilmiştir. M.Ertuğrul Düzdağ'ın tertip ettiği 8. Basımda bunlara 11 yeni manzume eklenmiştir.

9. Safahat (Toplu Basım) : 6 Safahat'ın ve Son Safahat'ın yeni harflerle toplu basımıdır. Ömer Rıza Doğrul tarafından basıma hazırlanmış, bir mukaddime, indeks ve önsöz konulmuştur.

 

1. "İttihat yaşatır, Yükseltir, Tefrika Yakar Öldürür" Mehmet Akif ile Aksekili Ahmet Hamdi Bey'in, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Şehzadebaşı Kulübü'nde yaptıkları birer konuşma "Mev'aziz-I Diniye Birinci Kısım" adıyla bastırılmıştır.
Buradaki 54-60. Sayfalar Mehmet Akif'in konuşmasını kapsamaktadır.
2. Kastamonu'da Nasrullah Kürsüsü'nde Akif'in Kastamonu Nasrullah Kürsüsü'nden yaptığı konuşmasıdır. Akif, Sevr Anlaşması'nı anlatmaktadır.

3. Kur'an'dan Ayetler ve Nesirler Üç bölümlük eserin birinci bölümünde Kur'an Tefsirleri, ikinci bölümde Milli Mücadele döneminde yazılmış üç tefsiri ile Kastamonu ve ilçelerindeki vaazları üçüncü bölümde ise edebiyat yazıları, hasbihalleri yer almaktadır.

4. Mehmet Akif Ersoy ( Safahat ve İstiklal Marşı Şairi), Kur'an -I Kerim'den Ayetler (Meal-Tefsir)- Mev'izeler (Balkan Harbi'nde-Milli Mücadele'de)
Hazırlayan: Suat Zühtü Özalp. Birinci kısımda Akif'in yorumladığı ayetlerin Kur'an yazısı ve Latin harfleriyle okunuşu, meali ve tefsiri veriliyor. Bunların sayısı 32'dir. İkinci kısım da sekiz konuşma vardır. Bunlardan üçü Balkan Savaşı yıllarında yapılmıştır. Zağanos ve Nasrullah Camiileriyle Kastamonu ve ilçelerindeki konuşmalarından oluşur.

5. Mehmet Akif, İstiklal Marşı Şairimizin İstiklal Harbindeki Vaazları Hazırlayan: Hasan Boşnakoğlu

6. Babanzade Ahmet Naim, Profesör Abbas Mahmut Akkad, Mehmet Akif: İman ve Ahlak
Hazırlayan: Süleyman Fahir

7. Mehmet Akif Ersoy Hutbeler, sadeleştiren Maruf Evren




1. Müslüman Kadını Mısırlı Ferid Vecdi'den tercüme edilmiştir.
1. Hanoto'nun (Hanotaux) Hücmuna Muhammed Abduh'un İslami Müdeafaası Fransız Dışişleri Basanlarından Hanotaux, yazdığı bir makalede, İslamın medeniyeti kabule elverişli olmadığını ileri sürmüş, Muhammed Abduh da buna bir cevap vermiştir. Akif'in bu çevirisi, daha sonra kitap haline getirilmiştir.

3. İçkinin Hayat-I Beşerde Açtığı Rahneler
Abdülaziz Çaviş'ten çevrilmiştir.

4. Anglikan Kilisesi'ne Cevap Abdülaziz Çaviş'ten tercüme edilmiştir. Kitap ayrıca "Hazreti Ali'nin Bir Devlet Adamına Emirnamesi" adıyla da Mehmet Akif'in çevirisinden yayımlanmıştır.

5. Mehmet Akif Külliyatı Hazırlayan İsmet Hakkı Şengüler. Akif'in çevirilerine ayrılmıştır.



1. Orani (Kamil Flamaryon'dan)
2. Hadika-i Fikriyye (Ferit Vecdi'den)

3. Müslümanlıkla Medeniyet (Ferit Vecdi'den)

4. Medeniyet-i İslamiye Tarihi'nin Hataları (Şiblinnumani'den) Corci Zeydan tarafından yazılan Medeniyet-i İslamiye Tarihi adlı eserin hatalarını göstermek amacıyla Hintli Şiblinnumani'nin yazdığı eserlerdir.

5. Asr Suresi Tefsiri ( Muhammed Abduh'dan)

6. Alemi İslam: Hastalıkları ve Çareleri ( Abdülaziz Çaviş'ten)

7. Müslümanlık Fikir ve Hayata Neler Bahşetti? ( Abdülaziz Çaviş'ten)

8. Kavmiyet ve Din, İslam ve Medeniyet ( Abdülaziz Çaviş'ten)

9. Esrar-ül Kur'an (Abdülaziz Çaviş'ten) Bu eserin çoğu bölümünü Mehmet Akif Ersoy tercüme etmiştir.

10. İslamlaşmak (Sait Halim Paşa'dan) Fransızcadan çeviridir.


kaynak:http://www.mehmetakifersoy.com

Dhoruba Mücahid bin Vahad KİMDİR?


 
 

Kuzey Amerika'da beyaz zulmün formda olduğu yıllar. Göz gözü görmüyor. Herkes ya zaten beyaz, ya da beyaz olmaya mecbur. İşkenceler, iftiralar. Hakimiyle, savcısıyla, jürisiyle "bembeyaz" mahkemeler. Ten rengine göre hayat standardı tesis eden kaçık idareciler. Devlet eliyle uygulamaya konulan gayrımeşru karantinalar.

Öte yandaysa Malcolm X, Muhammed Ali, Martin Luther King, Rubin Carter, Kara Panterler... ve tabi ki Earl Moore!

Siz ona kısaca "Fırtına" deyin. Biz de sık sık "Mücahid Dhoruba" diye anacağız onu.


O BİR KARA PANTER

Dhoruba Mücahid bin Vahad.
1944'te ABD'de doğdu.
Işıldayan siyah yiğitliğimiz Malcolm X'in şehadetinin ardından, 1965'te kurulan Kara Panterler Partisi'nin New York lideri oldu.
Tüm Kara Panterler gibi, beyaz kinle canını dişine takarak mücadele etti.
"Siyahları aşağılık sürüngenler yapma projesi" olan uyuşturucu belasıyla, yine siyahlar adına savaştı.
Bir taş attı, bir tohum ekti, bir yumruk yükseltti.
Diğer deyişle, tüm Kara Panterler gibi "çok ileri gitti."
1971'de, eşine sık rastlanır bir iftirayla ('o iki polisi sen öldürdün pis zenci') müebbet hapse mahkum oldu.
Hapishanede babasını buldu.
Hapishanede "aslında" Müslüman olduğunu fark etti. Çünkü, ısrarla tekrar ettiği gibi, "herkes Müslüman doğar"dı ve fakat bunun kavranması kimilerinde "biraz" geç cereyan eder, kimilerindeyse hiç gerçekleşmezdi.
Bazıları onun 25 yıl sonra, 1996'da şartlı salıverilme ihtimalini konuşadursun, Dhoruba mücadeleyi hiç bırakmadı; 1990'da suçsuzluğunu ispatladı. Tahliye oldu. Tam da onun dediği gibi, tipik bir "yaşamak için mücadele etmek değil, mücadele etmek için yaşamak"tı bu.


AMERİKA'NIN CANINA OKUYAN ADAM

Dhoruba şimdi Birleşik Devletler'de uyuşturucuyla mücadele ediyor. Fakat bildik "hümanist" yaklaşımlardan farklı olarak, uyuşturucunun mazlum siyah gençleri kimliklerinden koparıp Beyaz Adam'ın istediği gibi silikleştirmeye hizmet ettiğini bilerek kavgasını sürdürüyor. Efsane şehit kara prensimiz Malcolm X gibi o da siyah çocukların beyazlaşma temayülünden endişeli ve muzdarip. Condoleezza Rice'tan, Jesse Jackson'dan, Colin Powell'dan nefret ediyor.

Aynı "Fırtına" Afrika'da da esiyor. Gana'da Müslümanların bulunduğu Medine Mahallesinde eylemlerini şekillendiriyor. Bir medrese projesi gündeminde. Afrikalı dünyanın en güzel çocuklarını 3-4 yaşında rahleitedrise alıp onlara Pan-Afrikanizm'i, Pan-İslamizm'i öğretecek. Kur'an-ı Kerim, Afrika tarihi, fıkıh, matematik... tepeden tırnağa donanımlı bu Afrikalı çocuklar -biiznillah- bu soylu kıtayı şahlandıracak yeni neslin nüvesi olacaklar.

Dhoruba'nın yegane derdi siyahlar değil elbet. İttihad-ı İslam'ın anlamını ve gücünü bilerek hareket ettiği bu yolda, Filistin'e, Türkiye'ye, Meksika'ya, Bosna'ya sık sık atıflarda bulunuyor. Konferanslara katılıyor, bildiriler dağıtıyor; en sivil, en itaatsiz haliyle Beyaz Adam'ın canını sıkıyor. Amerika denen şeyin ne devasa bir yalan olduğunu, dünyayı kasıp kavuran sömürgecilik hastalığının eşsiz ilacının İslam olduğunu mütemadiyen hatırlatıyor.


KÖYÜMÜZDEN DHORUBA BİN VAHAD GEÇTİ


Dhoruba bin Vahad, geçen hafta Türkiye'de fırtınalar estirdi. İHH'nın, 'İnsan Hakları Günü' vesilesiyle Türkiye'ye davet ettiği Mücahid, önce kadim Bursa'nın topraklarını arşınladı, ardından Halifenin Şehri'nde ümmeti selamladı, finaldeyse Ankara'nın taşını kendine baktırdı.

Onun için hemen herkes aynı şeyi söylüyor: "Bu adam gerçekten 63 yaşında mı?" Zira bakışıyla, duruşuyla, tebessümüyle, sıktığı yumruğuyla en fazla 40 gösteriyor Dhoruba. Sözleriyle güven veriyor, "aslam alykum" derken zarafet telkin ediyor, ayağa kalktığında Afrika ayağa kalkıyor. Bir de, bütün Müslümanlara vazife olan "o" şeyi çok güzel yapıyor: Darul İslam'da gördüğü 1 güzelliği 10'muş gibi, gördüğü 10 kötülüğü 1'miş gibi anlatıyor.


SAFALAR GETİRDİN DHORUBA!

Ümmetin bu güzel evladını, bu "sıra dışı" devrimcisini, bu ak pak mü'minini ağırladığımız için çok mutluyuz.

Allah-u Teala ellerini bırakmasın;
safalar getirdin Dhoruba!

***

Dhoruba'dan:

"Biz Müslüman olarak biliriz ki; Allah hepimizi farklı renklerde yarattı ki, birbirimizi bilelim, anlayalım."

"Anlamalıyız ki ümmet olarak birleşmeden bu sistemden özgürleşmemiz mümkün değildir. Diğer zulüm altındaki milletlerin kurtulmasını da ümmet olarak ayağa kalmamız sağlayacaktır. Kuran'ın emrettiği doğrultuda sesimizi yükseltmemiz gerekmektedir!"

"Başta Amerikalılar olmak üzere batılılar, kendilerinden, tabiattan, hayvandan, bitkiden, eşyadan, özetle kendileri dışındaki herkesten inanılmaz ölçüde korkuyorlar!.. Çünkü Allah'tan korkmuyorlar!"

"Dünya çok önemli bir süreçten geçiyor. Çok kısa bir süre içerisinde dünyanın yön değiştireceğini, İslâm medeniyeti kavrayışının ipleri bir kez daha ele geçireceğini hep birlikte göreceğiz. Allah her kavme ve her insana bunu nasip etmez. Kıymetini bilmek lazım!.."

"Artık uyanmalıyız. Marcus Garvey'in, Malcolm X'in, Kwame Nkrumah'ın, Partice Lumumba'nın bir zamanlar yükselttiği bayrağı yeniden yükseltmeliyiz!"

"'İslam barış dinidir' deyip oturamayız. Barışın ön şartı olan adalet için her alanda mücadele etmek zorundayız."

"Var olmak için mücadele etmek bize yakışmaz! Bize yakışan, mücadele etmek için var olmaktır. Müstekbirlere yaltaklanmayalım! 'Biz sizin zannettiğiniz gibi fundamentalist değiliz, ne olur merhamet edin' diye salya sümük ağlamayalım. Emperyalistlerin kurduğu alçakça dünya düzenini yıkma potansiyeline sahip yegane güç olan İslam'ı sulandırmayalım, sulandırtmayalım."

"Hiçbir siyasi, askeri, ekonomik iddiamızın olmadığını söyleyerek İslam'ın toplumsal hayattan sökülüp atılması projesine hizmet etmeyelim. Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem) Medine'ye hicret etmemiş, orada devlet kurmamış ve zulme savaş açmamış gibi davranmayalım. Peygamberin siyasi ve askeri liderlik yaptığını unutmayalım. Bunun hikmetini kavrayalım. Zulme karşı mücadelede her zaman ve her yerde en önde biz olalım. Afrika'nın kurtuluş mücadelesinde öncü bir rolü olsun Müslümanların..."


KAYNAK:habervektim'den alıntıdır.