Betüş'den BlogNot

Google

MİNİK FARENİN BÜYÜK ÖYKÜSÜ


Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü.       

Kendi kendine: 

 

-         "İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü. 


Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı.

 -  "Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!"

diye bağırarak telaşla bahçeye fırladı.

 

Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı:

-         "Zavallı farecik...Bu senin sorunun benim değil. Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın" dedi


Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla koyunun yanına koştu ve,

 - "Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!"

diye adeta çırpındı. Koyun anlayışla karşıladı ama,

-         "Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol" dedi. 

 

Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve ,
 - "Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" dedi.
İnek ;
-"Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni ilgilendirmiyor." dedi.
Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü.

 

Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anladı. 

O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı.


Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden
bir ses duyuldu. Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanından geliyordu.
Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu.


Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti.
Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı.
Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü.


Doktor zehiri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı. Karısının ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.
Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu. 


Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi. Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler.

Onlara ikram etmek için çiftçi koyunu kesti.
Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi. Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü.

Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı.
Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.


Birisi,  sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile
karşı karşıya ise hepimizin  aynı tehlikede olabileceğini
hatırlayalım.

Meğer annem haklıymış


Bugün otobüsle eve gelirken ilgimi çeken bir reklam gördüm. Bir Kitap reklamı:
"Meğer annem haklıymış"
 Reklamdaki çocuk resmi, ve yazılanlar çok hoşuma gitti. Anneniz mutlaka aşağıdaki sözlerden birini size demiştir ya da bu sözleri söyleyen bir anne duymuşsunuzdur. Eğer anneniz size aşağıdaki sözlerin hiçbirini sarfetmedi ise muhtemelen kafanızın üstünde bir melek işareti vardır ya da siz dünyalı değilsinizdir.
*   *   *
Erkek egemen bir toplumda yaşamanın sonuçlarından olsa gerek, anne ile daha bir samimidir çocuklar... Babaya anlatılamayacak her ne varsa anneye rahatça anlatılır... Önce anneler bilir çocuklarının sevgililerini... Babaya bağırılamaz... Anneye bağırmak kolaydır... Anneye karşı tahammülsüzlük vardır... Babaya alabildiğine sabırlı davranılır... Anne ti'ye alınabilir... Baba asla... Bu samimiyet "Nazım sana geçiyor anne" ile laubaliliğe de dönüşebilir... Yer yer sevimsizlikler yaşanır... Çok feci bir duygudur; evladımın kalbini kırdım galiba... Ve aynı şekilde fenadır; anneyi üzmek... Hemen pişmanlık başlar ve taraflardan biri alttan almaya çoktan hazırdır bile... Çocukların itiraz sebepleri çeşitlidir... Fakat anneler sanki hep aynı kaynaktan faydalanıyorlarmış gibi, ortak bir dil kullanırlar... Yurdumuzun dört bir yanında her anne, aynı serzeniş dilinden, aynı kalıplaşmış ifadeleri kullanır:

Seni doğuracağıma taş doğursaydım...
Senin çocukların da aynısını sana yapsın inşallah...
Hep babanın tarafını tut sen...
Benim günahım neydi de....
Bana anne deme!..
Kanser ettiniz beni...
Kızdım mı adım kızdı oluyor...
Öleyim de kurtulun benden...
Sen de kulağını buraya verme...
Gün yüzü göstermediniz bana...
Kime çektin sen bilmem ki...
Onu, beni azarlarken düşünecektin...
Seni alan üç gün sonra geri getirir...
Yaptığın banaysa, öğrendiğin sana...
Sen dururken ben mi gideyim ekmek almaya...
Seni dokuz ay karnımda taşıdım ben...
Kimin çocuğuna gülüp, kimin çocuğunu kınadıysam başıma geldi...
Hep sen yüz veriyorsun buna...
Sana da iyilik yaramıyor...vs...

Bu serzenişlere maruz kalmış... Kola almak için para istediğinde "ne kolası karpuz var dolapta" cevabını duymuş... Hava kararmadan evde olması gereken... Bereketi kaçıyor diye misafire hazırlanan sıcak köftelerin, böreğin yanından kovulmuş... Aynısından evde var veyahut da dönüşte alırız yalanlarıyla kandırılmış... "Patates o patates" denilerek her defasında kereviz yedirilmeye çalışılmış... "Babası şuna bir şey de" ile sarı kart gösterilmiş... Annesini ihmal etmiş, üzmüş çocukların kitabıdır Meğer Annem Haklıymış...Bir nevi toplu özürdür... "Anneleri Anlama Kılavuzu"dur diğer yanıyla... Ne ister anneler?.. Ne beklerler?.. Neyi niçin yaparlar?.. Hem anneye hem çocuğa, geçmiş yıllarda kalan anıların toparlamasıdır zaman hızla akıp giderken... Annesinin söylediklerinin doğruluyla tek tek karşılaşıp, annesine hak veren çocukların kitabıdır


 Meğer Annem Haklıymış...

Truva yayınları  Zeki Kayahan Çoşkun

Dertleşesim Var Babacığım


Onca yükün arasında, yeni bir yük olarak karşına çıkmaktan Allâha sığınarak

Fakat bir yandan da, sıkıntıları tek başına aşacak güçten mahrum, derin bir mecbûriyetle, sadece seninle dertleşesim var Zira, sen benim Can Babamsın!

Tam da şu demde, yani tam da seni, bahçende dolaşırken seyreyleme arzusu delice içimi kaplamışken Sanki, o bahçede seninle beraber geziniyor olsam, bütün endişe ve dertlerimden sıyrılabileceğimi zannederken Yeni yüklerin altına baş koymam gerektiğini çok yoğun hissettiğim şu anda Ve sık sık, bütün yorgunluklardan kurtulmak istercesine, belki de işin kolayına kaçarak, her şeyden çok ölmeyi özlediğim şu zamanda Kim anlar ki, beni senden daha iyi? Say ki, yılana sarılmışım ve bir başka yılan da kapımda beklemede

Say ki, ben çaresizim Çaresizlik beni kirletti ve bu kirliliğin etkisiyle, yoruldum Hani desen ki:

-Kızım, hâlinden gâfil mi sanırsın babanı?

Cevabım hayır olur Hissederim ki, her ânımdan biiznillâh haberdarsın ve her ânımın sıkıntısı, benden çok seni yormada Şimdi, o güzel gözlerinin, mahzûn tek bir bakışına sebep olmaktan Allâha sığınıyorum tekrar Seni üzmenin, seni yormanın vebâlini, hangi ruh yüklenebilir ki? Tüm bu hissiyât içinde, yine de dertleşesim var işte

Kapısına düştüm bir yılanın Yıllarca kaçtıktan sonra, en sonunda yakalandım. Hasretle beklercesine açtı kapıyı Büyük bir tâzimle içeri buyur etti beni Sanki, kırk yıllık dostmuşuz gibi, sanki, öz be öz kardeşmişiz gibi karşıladı

Dedi ki:

-Nerelerdeydin, bu zamana kadar neden gelmedin? Oysa ben hep burada seni ve senin gibileri bekler dururum. Bak, en sonunda döndün dolaştın, kapıma düştün. Şimdi, geçmişi bir kenara koyalım da, bundan sonrasına bakalım değil mi?

Ses etmedim. Zira oraya neden gittiğimi pek iyi biliyordu. Bana karşı gösterdiği hürmetin biricik sebebi de zaten buydu. Beni, kapısına düşüren sebep dışında, ne bir tanışıklığımız, ne de bir bağımız vardı O sebep: İmkânsızlıktı

Aslında, oraya varmadan önce, pek çok dostun yanına uğramıştım. İhtiyacımı öncelikle onlara arz etmiştim. Çünkü onların adı dosttu, arkadaştı, gardaştı Ve el açmak, dost önünde yaraşırdı. Fakat her biri, kendi derdiyle pek meşgûl ve kendi imkânsızlıklarıyla pek mağdur göründüler Elimi açtığım vakit, boş çevirmeyen birkaç sayılı kişi de, ihtiyacımı gidermek husûsunda âciz düştüler.

Hâsılı, yıllarca kaçtığım kapıya, varmış bulundum. Üstelik, oradan bana, öyle bir kir bulaştı ki, bilmem ne kadar zamanda temizlenir. Ne acıklı bir manzara Bile bile işte, bir yılana sarıldım.

Dedi ki:

-Ne garip davranıyorsun? Ne bir heyecan, ne bir sevinç görebiliyorum yüzünde Bana sarılmak az iş mi? Oysa sen, üstelik gülümsemiyorsun. Senden önce nicelerinin gözlerinde, buraya gelip, benden nasiplendikleri için, mutluluk ışıltısı gördüm. Hâlbuki senin gözlerinde, aynı ışıltının zerresini göremiyorum. Hani, bu hâlini üstüme alınacağım ama, doğrusu, şu kıymetli varlığıma da kıyamıyorum. Sana kapımı açmışım, en yakınların esirgerken, sana vermişim, az iş mi? Neyse Senin hislerine takılmak, benim gibilere yakışmaz. Zaten çok önemli de değil bu Sen istediğini hissedebilirsin. Önemli olan, buraya gelmiş olmandır. Çünkü gelmen, benim bir taze hayata daha kavuşmam demektir. Kapıma her gelenle birlikte, yeniden can bulurum!

Ona dedim ki:

-Beni cennet mülkü bile heyecanlandırmazken, şu dünya mülkü mü heyecanlandıracak? Benden önce gelenlerin durumunu bilmem ama, sana sarılmakla yükleneceğim vebalden ötürü, içimi ancak, pek büyük bir keder kaplıyor. Her ne kadar, başkalarının yapamadığı bir iyiliği yapıyormuş gibi görünsen de, ben gayet iyi biliyorum ki, sen kendinden başkasını düşünmezsin. Verdiğini benden fazlasıyla geri alacak olmasan Sana can katacak olmasa, benim varlığımı semtinde bile istemezsin. Hâsılı yaptığın, dostlukmuş gibi dursa da, değildir. Senin bana fayda diye sunduğun zehir, tâ ezelden alçaltılmış ve bana haram kılınmıştır!
Şaşırdı.

-Mâdem ki, o kadar kötüyüm, neden geldin? der gibiydi Ama bunun cevabı, daha büyük kederlere boğuyordu içimi Nasıl derdim ki, gittim, ama gittiğim o kapılardan boş döndüm Nasıl derdim ki, gittim ama, herkes sadece:

-Allah yardım etsin!.. deyip geçiştirdi Bir yılana karşı, nasıl olur da kendi karındaşımı kötülerdim. Sustum Susmak içimi yaktı Dayandım
Gerçi, beni bir yılanın eline bırakanlar için, dost sıfatını kullanmak ne kadar doğruydu, şüphe duydum. Şüphe duydum, rahatlığından fedâ edip, Allâh için yorulmayandan Şüphe duydum, onca zenginlik arasında, nefsinden gayrısına harcamaya yol bulamayandan Sonra dedim ki:

-Hayır! Kendi nefsine âit kusurlardan ötürü başkalarını suçlama! Bu ancak, senin kendini kayırman ve kötülüğüne kötülük katman olur! Kimseyi bahane olarak sunma. İyi bil ki, yarın mahşerde, her biri, sadece kendini savunacak. En yakınların bile sadece, kendi nefislerini kurtarmanın peşinde koşuyor olacak Kabul et ki: Dünya mahşerinde nasıl yalnız kaldıysan, Sûrun ardından gelecek mahşerde de, öyle yapayalnız kalacaksın. Hatalarına, günahlarına, senden başka sorumlu arama ki, herkes kendince haklı. O hâlde, elinden geldiğince, Allâhın merhametine sığın ve şartlarını zorla Seni bir yılanın kapısına düşüren sebeplere takılma da, o kapıya düşmekten ötürü edeceğin tövbeye hazırlan! Zira artık kirlisin ve başkalarının kiri ile meşgul olacak hâlin yok!

Kişi, kendi nefsine savcı kesilince, başka kimsenin yermesine gerek kalmaz. Nefis, kendini yereni, ilâhî lutuftan saymadıkça, bin yıl da geçse, adam olmaz. Adam olan ise, meth-ü senâ edilmekle yerilmeyi eşitlemiştir gözünde. E şimdi, ne çıkar ki, bir yılanın kapısına vardın diye, kötülese biri seni?! Zaten sen, kendini kötüleye kötüleye bitirmişsin. Ve ne çıkar ki, biri de çıkıp, aynı sebeple yüceltiverse?! Zaten sen, o ne kadar yüceltse de, yılana sarılmanın iyi bir şey olmadığına peşin peşin iman etmişsin.
Şimdi, ikinci bir yılan, kapıma geldi. Eee, tabî sevilmeyecek gibi değilim. Borcuna sâdık biri olarak, her ay karnını şişirmedeyim onun. Tabii ki, sevecek beni. Üstelik, imkânsızlıklar devam ettiği için, yeni bir sarılmanın eşiğinde, içimde bin endişe ile dikilmedeyim. Gözlerini açmış, beni bekliyor yılan. Kirime kir katmak için, beni bekliyor. Ve önceden olduğu gibi, neden bilmiyorum, dost zannettiklerim beni hep, o yılana doğru itiyor

Sonra hayalimde, her ihtiyaçtan âzâde o mekân canlanıyor Dünya ihtiyaçları dört bir yanımı kuşattıkça, bir ân evvel oraya varma isteği büyüyor içimde Kefenime sarılıp, tezden uzansam diyorum Küçüğüm Fakirim Muhtacım Hissediyorum

Korka korka nasılından, yine de son nefesi özlüyorum sık sık
Ürküyorum bu gidişten

Yüzü sımsıcak dostlardan yardım gelmeyince, soğuk bakışlı yılanların, yardım maskeli tefeciliğine kalıyor meydan

İşte tam da burada Kendisinden zerrece heyecan duymadığım dünya varlığını, sırf çok büyük bir ihtiyaç hâline gelmesi sebebiyle sahiplenmek için, yine yılana doğru sürüklendiğimi hissettiğim bu noktada Haykırmaktan tükeniyor içim:

Bu noktada dilenmek bana farzdır!
Lâkin!

Senin kapından başkasında dilenmek haram!

Yardım et! Zira kızın imkânsızlık dalgasında savruluyor

Yardım et! Zira kızın, yılanlarla sarmaş dolaş oluyor babacığım!

Neslihan Nur Türk

Beni Sadece Dinle


Günümüzde sosyal ilişkilerin en çok yara almasına sebep olan hâdise, “iletişim kopukluğu” ve iletişim kopukluğuna sebep olan en önemli faktör ise “dinleme” konusunda çoğu zaman yetersiz olmamızdır.

İzlediğimiz bir filme dalmışken, kafamızda yapacağımız işlerin listesini oluştururken, yemek yapıp, çamaşır ütülerken… yanımızda bulunan kişilerin söylemeye çalıştığı anlamlı sözler, bizim için gürültü kirliliğinden başka bir mânâ taşımadığı gibi bu gürültünün bir an önce kesilip dikkatimizi tekrar çok lüzumlu (!) işimize yönlendirmek isteriz.

Oysa ki, çoğumuzun en büyük şikâyeti söylediklerimizin dinlenilmemesidir. Sağlıklı iletişimde, zihnimizde uyanan duygu, düşünce ve isteklerimizin ifadesi ile karşı tarafın zihninde algılanan bilgilerin aynı olması gerekmektedir. Karşı taraf sizin söylediklerinizi sadece duyup dinlemediği zaman bilgi akışında meydana gelen kayıp, ilişkileri yıpratmaktadır.

Bu yazıda dinlerken yapılan yaygın hatalara dikkat çekmek istiyorum:

-Karşımızdaki kişiyi susturmak,

-Yanlış anlamak,

-Dinler gibi görünüp dinlememek,

-Söylenilenleri önemsememek,

-Dinlerken eleştirmek,

Farkında olmadan kişinin o andaki duygu ve düşüncelerini yönlendirmeye çalışmak ilişkilerimizi yıpratır, fertlerin duygusal anlamda birbirinden uzaklaşmasına neden olur.

Ahmet Bey akşam işinden evine çok yorgun gelmiştir. Günün yorgunluğu bedenini ve zihnini öylesine esir almıştır ki, kalan son enerjisini karnını doyurmak için harcayacağını planlarken yanına yaklaşan oğlunun bütün gün heyecanla onu beklediğinden habersizdir. Ahmet Bey’in oğlu o gün iki tekerlekli bisiklete binmeyi öğrenmiştir.

“–Baba ben bugün bahçede…” diye başlayan cümleyi, Ahmet Bey alelacele tamamlar:

“–Oğlum bir sus ya, kafam şişti, hadi odana!..”

Bu durumda muhtemel bir duygusal yakınlaşma darbe yemiş ve iletişim zarar görmüştür. Ahmet Bey’in oğlu da durumu babasının çok yorgun olduğunu düşünerek değil, babasının kendini önemsemediğini ve kendisinin değersiz olduğunu düşünerek değerlendirmiştir.

Özellikle küçük çocukları olan âileler çok iyi bilirler, küçük çocuklar birer soru sorma makinesi gibidir. Nefes almadan sürekli soru sorabilirler, verilen cevaplar tatmin edici olana kadar aynı soruyu yineler dururlar. Bu sorulara cevap vermek zaman zaman yıldırıcı olabilir. Genellikle bir müddet sonra kişi çocuğun sorduğu soruları dinlememeye ve üstün körü cevaplar vermeye başlar; amaç, çocuğun merakını gidermek değil, çocuğu susturmak olur bir anda!.. “Sen anlamazsın, sen daha küçüksün, seni ilgilendirmez.” tarzı yaklaşımlarla çocuk ve yetişkinin arasına bir set çekilir.

Halbuki zihnî gelişim sürecinde öğrenme isteği duyan çocuklar için soru-cevap çok önemli bir öğrenme yoludur. Fakat sorulan sorulara verilen yanlış cevaplar, çocuğun zihninde yanlış şekillenmelere sebep olduğu gibi, yetişkindeki isteksizlik hâli, “bana her merak ettiğin şeyi soramazsın, yetişkinler ve çocuklar farklıdır, sen bizden değilsin” mesajını vermektedir.

Konuşmak, anlatmak; biz insanlar açısından büyük bir ihtiyaç olduğu için, yaşayan herkes, hayatı boyunca kendisini dinleyecek birisini arar. Siz eşinizi, dostunuzu, anne-babanızı, çocuğunuzu dinlemediğiniz zaman onlar, mutlaka kendilerini dinleyecek birisini bulurlar.

Gerçekten karşınızdaki kişiyi dinlemek, o kadar da basit bir iş değildir. Gerçekten dinlemek, zihinsel enerji gerektirir; karşınızdaki kişiyi yargılamadan eleştirmeden onun duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışarak söylediklerini anlamlandırmayı gerektirir.

Dinlerken yapılan çok yaygın hatalardan bir diğeri, bir kimse bir şey anlatmaya başladığında onun akıl sorduğuna kanaat getirip tamamen iyi niyetle karşısındaki kişiye akıl vermesidir. Birisine tavsiyede bulunmak istiyorsanız, bunu talep etmesini beklemek gerekir. Aksi takdirde verdiğiniz tavsiye, karşı tarafa:

“–Sen az biliyorsun, bak, ben senden daha çok biliyorum. Problem yaşamak istemiyorsan, kendi aklınla değil, benim aklımla hareket et.” mesajını vermiş olursunuz.

Bu da kişinin öz güveninin zedelenmesine ve sizin verdiğiniz fikrin de değersiz hâle gelmesine sebep olacaktır. Meselâ okulda yaşadığı bir meseleyi, annesine anlatan ergenin en son ihtiyaç duyduğu şey, annesinin ona neyi yapıp-yapmaması gerektiğini bir öğretmen edasıyla anlatmasıdır. Yapılması gereken şey ise, sadece onun duygularını, düşüncelerini anlamaya çalışmaktır. Onu eleştirmeden, yargılamadan dinlemektir.
Çocuklarınızla konuşun, çocuklarınızı konuşturun, onları gerçekten dinleyin. Söylediklerinin değersiz olduğunu düşünseniz bile dinlemeye devam edin. Çünkü her kim konuşuyorsa, dinlenilmeye ihtiyacı vardır; duygusal bir beklenti içindedir. Dinlenilen çocuk kendine güvenir, kelime hazinesi genişler, kendini ifade etme becerisi gelişir. Anlattıkları dinlenildiği zaman kendini rahat ve güvende hisseder, hayatının her döneminde aklına takılanları sizinle paylaşabileceğine inanır.




Tuba Sökmen...(Bu çok beğendim yazısı için tesekkür ederim)

Bekledim


Tanıştığımızda çok güçlü olduğumu anlattım, uzun uzun sana… Evlendiğimizde her fırsatta ağlayışımı görünce:

“–Ne kadar âcizsin!” demeni bekledim; ama sen:

“–Benim hanımım bunu da başarır.” diyerek yüreklendirdin.

Gözlerimin içine bakıp:

“–Seni seviyorum.” derken, benden cevap alamadığın her defada:

“–Senden nefret ediyorum.” demeni bekledim; ama sen:

“–Ben bu sevgiyi ikimiz için de yaşıyorum.” diyerek benim sevgimi de yüklendin.

Uzun zamandır görüşmediğin bir dostunla vaktin nasıl geçtiğini anlamayıp eve geç geldiğinde, bütün bir gece astığım yüzüme bakıp:

“–Yeter artık!” demeni bekledim; ama sen:

“–Yapmamalıydım.” deyip özür diledin.

Senin elinden hiçbir iş gelmediğini, ne kadar beceriksiz olduğunu arkadaşlarıma anlatırken, aslında senin uyumadığını ve salondan bütün konuşulanları duyduğunu fark edince ağır hakaretler edersin diye bekledim; ama sen:

“–Ben nerede yanlış yaptım?” deyip üzüldün.

Dışarıdaki insanlara kızarken, hiçbir suçları yokken çocuklara bağırıp çağırırken:

“–Sen ne biçim annesin!” demeni bekledim, ama sen:

“–Canlarım benim!” deyip onlara sarılıp kokladın.

Çok erken işe gidiyordun, bir kahvaltı hazırlayamadım. Ama evi temizledim, çok güzel yemekler yaptım, komşularla iyi geçindim, akrabaların gönlünü yaptım. Ellerim hamurluydu ya da çok işim vardı, sana doğru dürüst bir:

“–Hoş geldin!..” diyemedim.

Pişman oldum yaptıklarımdan… Telâfi etmeye hazırım tüm gücümle.

“–Ben de seni seviyorum.” demek için yoğunbakımın koridora açılan penceresinden gözlerini açmanı bekledim…

Açmadın!..

Şebnem Dergisi'den Alıntıdır.

<<Önceki Sayfa |1/ 2|