
Meşhur Wimbledon'un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS'den ölüm döşeğindeydi..
Hayranlarından biri sordu.. "Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?"
Arthur Ashe cevap verdi..
"Tüm
dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı
öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer,
5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir, 4'ü
yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tuttuğum
zaman Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken,
Tanrı'ya nasıl 'Neden ben?' derim?.

| HİCRİ TARİHLER | MİLADİ TARİHLER | |||||
| GÜN | AY | YIL | GÜN | AY-YIL | HAF.GÜN | DİNİ GÜNLER |
| 1 | MUHARREM | 1429 | 10 | OCAK-2008 | PERŞEMBE | HİCRİ YILBAŞI |
| 10 | MUHARREM | 1429 | 19 | OCAK-2008 | CUMARTESİ | AŞURE GUNU |
| 1 | SAFER | 1429 | 08 | ŞUBAT-2008 | CUMA | ........ |
| 1 | R.EVVEL | 1429 | 09 | MART-2008 | PAZAR | ........ |
| 11 / 12 | R.EVVEL | 1429 | 19/20 | MART-2008 | ÇARŞAMBA / PERŞEMBE | MEVLİD KANDİLİ |
| 1 | R.AHIR | 1429 | 07 | NİSAN-2008 | PAZARTESİ | |
| 1 | C.EVVEL | 1429 | 06 | MAYIS-2008 | SALI | |
| 1 | C.AHIR | 1429 | 05 | HAZİRAN-2008 | PERŞEMBE | |
| 29 / 01 | C.AHIR /RECEB | 1429 | 03/04 | TEMMUZ-2008 | PERŞEMBE/CUMA | REGAİB KANDİLİ |
| 1 | RECEB | 1429 | 04 | TEMMUZ-2008 | CUMA | ÜÇ AYLAR'ın BAŞLANGICI |
| 26/27 | RECEB | 1429 | 29/30 | TEMMUZ-2008 | SALI / ÇARŞAMBA | MİRAC KANDİLİ |
| 1 | SABAN | 1429 | 03 | AĞUSTOS-2008 | PAZAR | ........... |
| 14/15 | SABAN | 1429 | 16/17 | AĞUSTOS-2008 | CUMARTESİ /PAZAR | BERAT KANDİLİ |
| 1 | RAMAZAN | 1429 | 01 | EYLÜL-2008 | PAZARTESİ | RAMAZAN'IN BAŞLANGICI |
| 26/27 | RAMAZAN | 1429 | 26/27 | EYLÜL-2008 | CUMA/CUMARTESİ | KADİR GECESİ |
| 29 | RAMAZAN | 1429 | 29 | EYLÜL-2008 | PAZARTESİ | AREFE |
| 1 | ŞEVVAL | 1429 | 30 | EYLÜL-2008 | SALI | RAMAZAN BAYRAMI (1.Gun) |
| 2 | ŞEVVAL | 1429 | 01 | EKİM-2008 | ÇARŞAMBA | |

ŞİMDİ ÖLDÜM. Az önce. Bedenimi ameliyat masasının üzerinde görebiliyorum.
Doktorlar ölmemem için çok uğraştılar, ama ecelimi bir dakika olsun
uzatamadılar. Bu saatten sonra onlara sitem etmemin bir faydası yok.
Ellerinden geleni yaptılar çünkü. Şimdi yavaş yavaş toparlanıyorlar.
Kan bulaşığı eldivenlerini çıkarıp ellerini yıkıyorlar. Üzerlerinde bir
yorgunluk ve yılgınlık hali okunuyor. Ölümle son bulan her ameliyattan
sonra onlar için normal hayata dönmenin hiç de kolay olmadığı belli.
Ölüm karşısında yaşadıkları acizlik öyle hemen unutulacağa benzemiyor.
Belki onların kazancı da, sağlık bahşedenin kendileri olmadığını bir
kez de benim üzerimde tecrübe etmiş olmaları.
Her neyse, şu anda kendimi o kadar hafif hissediyorum ki, sanki üzerimden tonlarca yük kalkmış gibi.
Size ilk söylemek istediğim şey bu. Fakat yine de bedenimin etkisini
bir şekilde üzerimde hissediyorum. Hani parmağınızdan yüzüğünüzü
çıkarırsınız ama çıkarmamışsınız gibi hissedersiniz ya, aynen öyle.
Cansız cesedimi önümde görmesem, hâlâ bedenimleyim sanacağım.
Ne var ki gerçeği kabullenmek durumundayım, ruhum Azrail’in ellerinde zapt u rapt altında.
Allah’ın izniyle beni öldüren o. Ruhumu bedenimden ayırdı ve korumaya
aldı. Bu neye benziyor, biliyor musunuz? Hani, düşmek üzere olan
uçaktan pilot paraşütle atlar kurtulur, ama uçak yere çakılır ya; işte
ona. Yaşayanlar ise hikayenin geri kalanını cesedim üzerinden takip
edecekler büyük bir ihtimalle. Önce cenaze namazımda, sonra mezarımda
hayat hikayemin sonuna dair ipuçları arayacak gözleri. Ve “İşte faninin
son durağı!” diyecekler mezarıma işaret ederek. Oysa o ceset, yere
çakılmış uçağın enkazı sadece.
Şimdi siz “Bırak lafı dolandırmayı da, daha sonra başına neler geldiğini anlat!” diyeceksiniz.
Sizi çok iyi anlıyorum. Buraların ne kadar emniyetli bir yer olduğunu
merak ediyorsunuz. Sizi temin ederim, burada her şey kontrol altında.
İlk şok halini atlattıktan sonra bunu çok daha iyi görebiliyorum.
Şimdiye kadar yaşadıklarımdan çıkaracağım bir sonuç varsa, o da
burasının dünyadan çok daha emniyetli bir yer olduğu. Tüm aşamalar, en
ince noktasına kadar belirli burada. Yani, hiç merak etmeyin,
organizasyonda kusur yok. Ölmüş ve az da olsa ölüm sonrasını tecrübe
etmiş bir kardeşiniz olarak, esas merak etmeniz gerekenin, şu anda
yaşamakta olduğunuz dünya hayatı olduğunu söylemek zorundayım.
ÖLÜM, her şeyden önce dünya hakkında gözlerimi açtı.
Uykudan uyanmış gibi oldum. Meğer dünyada iken dünya hayatının asıl,
ölüm ve ahiret yurdunun ise metafizik inanç konuları olduğunu zannetmek
ne kadar büyük bir yanılgıymış. Buradan böyle safsataları insanların
kafasına sokan felsefecileri uyarmayı bir borç biliyorum. Dünya hayatı
dediğin, meğer sadece şu an bulunduğum ve varoluşun esas yurdu olan
âlemin arasına açılmış küçük bir parantezmiş sadece. Tıpkı Allah
Resulü’nün (a.s.m.) haber verdiği gibi, dünyada yaşadığımız ömür, bir
ağacın altında gölgelenip sonra terkedip giden yolcunun misali gibiymiş.
BULUNDUĞUM
yerden dünya hayatına bakıyorum da, Rabbimiz dünyanın bu geçiciliğini
vurgulamak, ölümün hepimiz üzerine gelecek bir olay olduğunu bize
duyurmak için ne de çok âyet göndermiş. En
başta, gördüğümüz rüyalar. Rüyalar, meğer bize yaşadığımız hayatın tek
varoluş biçimi olmadığını, varoluşun farklı boyutları olabileceğini
fısıldıyormuş. Bu yönüyle bize ölüm sonrası hayattan haber veriyormuş.
Meğer kış ve bahar mevsimleri birer provaymış. Kış mevsimi her canlının
ölümü tadacağının, bahar mevsimi ise haşir gibi her canlının yeniden
diriltileceğinin provasıymış. Her yıl düzenlenen bu provanın biz
unutkan insanlara yetmeyeceğini bildiği için Rabbimiz bir de günlük
nişanelere yer vermiş. Gündüz ve gece, siyah ve beyaz ipten dokunmuş
halı gibi hem varlığı hem yokluğu, hem hayatı hem ölümü bize hatırlatan
güçlü birer ayetmiş.
Bunlar Rabbimizin gözümüz önüne serdiği ayetler…
Bir de kendi bedenimiz üzerinde görünen ayetler, daha doğrusu ölümü
hatırlatan elçiler gönderilmiş bize. Kırk yaşına doğru saça düşen o ilk
ak, ölümün öncü elçilerindenmiş meğer. Gözlerin bozulması,
hastalıkların artması, güç ve takatten düşülmesi… hep ölümü hatırlatan
elçilermiş, son elçi Azrail’den önce gelen. Ama insan yaşarken bu
elçilerden alması gerektiği gibi ders almıyor; bunu şimdi
anlayabiliyorum. Ne acı ki gaflet denen o kalın perde, ölmeden tam
olarak kalkmıyor.
İtiraf
etmek gerekirse, öldükten sonra farkına varabildiğim ve çok şaşırdığım
başka bir şey de, “benim” diye sahiplendiğim bedenimin sadece bir
kabuktan ibaret olduğunu anlamış olmam.
Oysa dünyada iken, “ben” deyince ruhumdan önce bedenim aklıma
geliyordu. Kendimi ellerim ayaklarımla, gözlerim ve saçlarımla bir ve
aynı addediyordum. En azından, bedenim ile ruhum arasında kopmaz bir
birlik ve bütünlük var sanıyordum. Hatta çevremde öyleleri vardı ki,
kendisini toplumun gözündeki hali sanıyordu; imajı onun her şeyiydi.
Şimdi anlıyorum ki, hepsi de nefsin icat ettiği farazi (mevhum) hat ve
bağlantılardan ibaretmiş. Nefis, dünyada iken önce ruha bedeni
perçinliyor, sonra dünya üzerinde nefse mal edebileceği ne varsa onları
perçinliyormuş. Oysa öldüğünüz vakit, ben(im) sandığınız her şey buhar
olup uçuyor. Gövdenize demir halatlarla bağlı olduğunu düşündüğünüz
malınız, mülkünüz, çocuklarınız, şöhretiniz, imajınız… hepsi birer
birer ben’inizden kopuyor; hatta bedeniniz bile! Kala kala geriye bir
tek ruhunuz kalıyor; yani asıl özünüz, sizi siz yapan şey. O yüzden ben
de şimdi Necip Fazıl gibi diyorum: “[Ölünce] bu dönen şeyler eski
yerine, benim diye baktığım şeyler miydi bir zaman?”
ASLINDA
bu gerçeğe ilişkin çok şey yaşıyor insan dünyada iken. Mesela ben
ölmeden önce yaşanılan son büyük Gölcük depremi böyle değil miydi?
Nasıl da uzun emelleri olan insanlar, birden ayılmıştı. Dünyada kalıcı
ve güvenli bir hayatı sembolize eden betonarme evler, üç dakika içinde
üst üste yığılı tabutlara dönüşmüştü. Dünyanın geçici bir yurt olduğunu
bundan daha net hangi olay anlatabilir ki? Hangi olay, bundan daha
ibret verici acı bir ders olabilirdi? Ama o gaflet perdesi yok mu,
bırakmıyor insanı ayıldığı haliyle. Kısa bir zaman sonra, yine eski tas
eski hamam oluveriyor her şey.
Şu
an ameliyat masasında kalan cesedime bakıyorum da, kendim de dahil
olmak üzere, insanların çoğunun dünya hakkında ne kadar yanıldıklarını
düşünüp derin acılara boğuluyorum. Meğer
güneş ışıklarının altında çoğumuz, çok zaman, varımız yoğumuzla dünya
için çalışmışız. O ihtiyar ama makyajla güzel görünen aşufteye
gönlümüzde asude köşeler ayırmışız. Oysa şimdi derin bir acıyla
anlıyorum ki, dünya denen o aşufte, arkasını dönüp gidecek bir aldanma
metaından başka bir şey değilmiş. Biz onu ne kadar kendimize yar etmek
istesek, o bizden o kadar kaçacakmış, elde kalmayacakmış. Asıl acı olan
ne biliyor musunuz; bu arada tüm hızıyla üzerimize doğru gelen ahirete
(ölüme) doğru dürüst hazırlık yapmamış oluşumuz. Hazreti Ali’nin dediği
gibi, “Dünya arkasını dönmüş gidiyor, ahiret yönelmiş geliyor iken,
arkasını dönene yönelip, yönelene sırt çeviren insandan daha şaşkın kim
olabilir?”
BELKİ duymuşsunuzdur, bir de “ölüm acısı” denen bir kavram var. Bu
ölüm acısını, şehitler dışında insanların tümü yaşıyor, kaçış yok yani.
İşte bu ölüm acısının esasını ne oluşturuyor, biliyor musunuz?
Pişmanlık! Hem de derin bir pişmanlık! İnsan ölüm anında ve hemen
ertesinde en çok pişmanlık duygusu yaşıyor. Çünkü kendisine verilen
güzel ameller, güzel işler yapma imkanı, ölümle birlikte son bulmakta.
Kul, ne kadar istese de bir daha asla kavuşamayacağı dünyaya elveda
etmiş oluyor. Bunun ölen insanın ruhunda ne kadar ağır bir yük
oluşturduğunu tahmin edemezsiniz. İnsan ancak ölünce, gaflet perdesi
yırtılınca, kendisine verilen ömür sermayesinin, güzel işler yapma
fırsatının değerini anlıyor. Ve az ya da çok, her ölen insan derin
keşke’ler içinde tarifsiz pişmanlıklar yaşıyor: “Keşke şunu şöyle
yapsaydım, keşke bunu böyle yapsaydım, keşke şunu hiç yapmasaydım,
keşke ona hiç uymasaydım…”
Hangi kul, daha iyi bir ubudiyet yapabileceği halde, yapmamış olarak Rabbinin huzuruna çıkmak ister ki? Hiç kimse istemez, ama bu meselede esas ziyana uğrayan zümreyi Kur’an şöyle ilan ediyor: “Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: “Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık.” (6/27) İşte, esas keşkeci zümre bunlar olacak.
Hasılı
kelam, siz geçici dünya hayatının aldanış makamında bulunan insanları!
Ölümden sonrasını günü gününe merak edeceğinize, şu an dünyada ne
yaptığınıza bakın.
Ölüm her canlının yaşayacağı bir olay. Bugün bana, yarın size. İyisi mi
siz, sözümü dinleyin de, şu an ne yaptığınıza dikkat edin. Edin ki,
yarın keşkeleriniz sizi yiyip bitirmesin.
Şunu
iyi bilin ki, ne mallarınız ne de evlatlarınız, öldükten sonra size
yarenlik etmiyor. Öldükten sonra insanın yanına kalan tek şey, dünyada
işlediği amelleri. Mallar evlatlar, hepsi geri dönüp gidiyor. Melekler,
“Ne getirdin?” diye sorarken, onlar daha ilk günden ne bıraktığımı
soruyorlar. O sebeple, Necip Fazıl’ın şu dizeleri hepinizin kulağına
küpe olmalı:
Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir!
2008-01-05 |
|
| Ömer Baldık | |

Darwinist
bilim adamlarına danışılsa ve bunlara baklava ustasını red etmek için
delil istense bir baklava tepsinin nasıl var olduğunu şüphesiz şöyle
açıklarlar:
- Bu gördüğünüz evet bir tepsi baklavadır. Bu
nasıl olmuş merakmı ediyorsunuz. Görüyorsunuz etrafta un çuvalları var.
Bidonun içinde de su var. Yine şeker çuvalıda kenarda duruyor. Fırında
tam karşıda. Olay gayet açık. Gördüğünüz un çuvalı muhtemelen açık olan
pencereden gelen hava cereyanı ile devrilmiş ve tepsinin içine akmış.
Bu un çuvalı devrilirken yanındaki şeker çuvalına takılmış oda tepsinin
içine akmış. Ani bir sarsıntı ile su bidonu yerinden kaymış ve tepsinin
içine dökülmüş. Hava cereyanının verdiği ilk ivme ile kaygan zemin
üzerinde duran tepsi ritmik hareketlerle gitmiş gelmiş, gitmiş gelmiş
ve içindeki materyal hamur halini almış. Güçlü hava cereyanları ile
yerinden kopan hamur parçacıkları masanın üstüne düşmüş. Kenarda duran
oklava ise yerinden kayarak hamurun üstüne denk gelmiş ve hava akımının
sağladığı mevcut ritmik hareketlere kapılarak ileri geri hareket etmeye
başlamış ve bu esnada yufkalar incecik açılmış. Rüzgarlar yardımı ile
yufkalar yerinden havalanarak tepsilerin içine düşmüş. O anda yine
güçlü hava cereyanlarına maruz kalan ceviz parçacıkları yufkanın iç
yüzeyine yayılmış. Hazır hale gelen tepsi karşıda duran ve ezelden beri
yanık olan fırının içine muhtemel büyük bir sarsıntı ile düşmüş ve
fırının kapağıda o esnada kapanmış. Belli bir süre sonra muhtemel zıt
bir yer hareketi ile fırının kapağı geri açılmış ve içinden pişmiş
tepsi dışarı düşmüş. Ve ortada gördüğünüz bu baklava tepsisi husule
gelmiş. Durum gayet açık değil mi arkadaşlar?
kaynak : risaleforum

"-Aslâ!" dedi. Ve çocuğuyla birlikte eve döndüler. O gece, iki rekat hâcet namazı kıldıktan sonra Rabbine yalvardı, duâ etti:
"-Rabbim, bu evlât hayırlı olacaksa onu bana nasip edip sevindir. Bende büyüsün, bir yetimle evlendirip onu sevindireyim." diye duâ etti. Seccâdesini toplarken:
"-Veren de O, alan da O, bize sadece duâ düşer." dedi.
Ayşe, günden güne iyi oluyordu ve gün geçtikçe büyüdü, şirin bir kız oldu. Allah, Fatma hanıma ardı ardına dört evlat daha ihsân etti. O, hep:
"-Hayırlı olursa nasip et, hayırsızsa ben nasıl onu ıslâh ederim, ben kendimi bile ıslâh edememişken!.." diye duâ etmeye devam etti.
Ayşe, ilkokulu bitirince Kur'ân Kursuna verdiler. Orada çok başarılıydı. Edebiyle, ahlâkıyla, çalışkanlığıyla kendini sevdirmişti hocalarına. Hocaları hâfızlığa başlatmak için ısrar ediyorlardı. Çünkü hıfzı çok kuvvetliydi. Ayşe ise "ya onun hakkını veremezsem, Rabbimin huzûruna nasıl çıkarım" diye iç hesapları yapıyordu. Ve nasiptir, bu düşünce sebebiyle hıfzına başlamadı.
16 yaşındaydı, güzelliği ve edebi onu akranlarından ayırıyordu. Yaşı küçüktü, ama çok tâlibi vardı. Bir gün bir genç talip oldu, âilesi oldukça varlıklıydı. Diğer taraftan da fakir, anasız babasız bir genç tâlipti:
"-Öğretmenlik imtihanlarına girdim. Kazanırsam elimde tek hünerim o… Başkaca verecek hiçbir şeyim yok." dedi.
İki taraf için de zaman istediler. Fatma hanım, kızına:
"-Ben çok yokluk gördüm, sen görme kızım. Fakir olan çocuk, kendine başkasını bulsun. Seni böyle göz göre göre yokluğa atamam." dedi.
Karar verildi. Ertesi gün, zengin gencin âilesine haber verilecekti. Fatma hanım, o gece rüyâsında Kâbe'nin duvarlarını sıvıyordu. Fakir genç de sırtında harç taşıyıp, ona yardım ediyordu. Böylece Kâbe'yi sıvayıp bitirdiler. Uzaktan bir ses duydu:
"-Bir yetimi sevindirmek Kâbe'yi inşâ etmek gibidir. Kızım verdiğin sözü unutma, yetimi sevindir. Allâh onu mübârek kılsın."
Bu sesi tanımıştı. 16 yıl önce yine rüyâda kendine çocuğunun olacağını müjdeleyen sesti. Uyandı ve rüyâsını kızına anlattı. Ayşe ise:
"-Anneciğim sen her zaman en hayırlısını istersin, Rabbimden. Bu apaçık bir rüya!.. Rabbim gönül evlerimizi lutfuyla zengin kılsın." dedi.
Kur'ân sadâları içinde düğün yapıldı. Her şeyin en sâdesi seçilmişti evi için... Bir takısı yoktu Ayşe'nin, ama gönlü îmân dolu bir hazineye sahip olduğu için Allâh'a duâ ediyordu.
Unutmayalım biz insanoğlu çok âciziz. Neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemiyoruz. Âyet-i kerimede buyurulduğu üzere, bazen: "Hayır ister gibi ısrarla şerri istiyoruz." Onun için Rabbimizden, her zaman her şeyin en hayırlısını isteyelim.
"Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de Sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usûllerimizi göster, tevbemizi kabul et. Zîrâ, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olan ancak Sen'sin." (Bakara, 128)
<<Önceki Sayfa |1/ 2|